Şuurlu insan davranışı; bilgi, kalp ve vicdanın onayından sonra meydana gelir. Bir davranışla ilgili olarak kalbin mutmain olması, insanın o davranışından haz almasına sebep olur. Eğer  inanan insan, tavır ve tutumlarından zevk alamıyorsa davranışlarını yeniden gözden geçirmeli, nefis muhasebesiyle hatalarını düzeltme yönünde gayret etmelidir. Kişinin kalbinin mutmain olması farklı şekillerde olabilir, yani olumlu yünde olabileceği gibi olumsuz yönde de olabilir. Vicdanlar körelerek insanı hakikate götürmekten mahrum kalabilir. Dolayısıyla bilgiler, anlayışlar, düşünceler, daima irdelenmeli, muhtemel yanlış düşünce ve tavırlardan uzaklaşmak için gayret göstermelidir.

Gerçek mümin bilgiyi özümser, kendi şahsiyetini geliştirir. Bilgisinin gereğini yerine getirdiği gibi başkalarının da bilgisinden istifade etmeye gayret gösterir. Her anı pozitifleştirmek için çalışır. Ayrıca Müslüman hâl ve davranışlarında, yanlış yorumlara fırsat verecek gedikler olmamasına  dikkat eder. Bunun da seviyeli bir hayat çizgisini gerektireceğini tahmin etmek zor değildir. Seviyeli hayat çizgisi ancak kişilik gelişimini tamamlamış, şahsiyeti olgunlaşmış kimseler tarafından ortaya konulabilir. Şahsiyetin olgunlaşması da insanın yüce kalpli olmasını gerekli kılar. Dolayısıyla insanın sahip olması gereken en önemli ihtiyacı iç aleminin güzelliğidir. O olmadan insanın huzur ve mutluluğa erişmesi mümkün değildir. İç güzellik, kalp ve ruhun temizliği, haya ve iffet gibi güzel ahlâklardır ki, bunlar en değerli ve maddi külfet gerektirmeyen ziynetlerdir. Neticesi itibariyle de insanın nice paralar sarf etmekle erişemeyeceği değere insanı ulaştırır. Ancak bunlar sadece sözle gerçekleşebilecek güzellikler değildir. Bu dereceye insanı ancak gerçek iman ulaştırabilir. Zira iç güzellik ancak iman nuruyla mümkün olabilir.

Yüce ve kudretli bir tek Allah’a iman eden mü’min, imanından aldığı emniyet duygusuyla kendi güç ve yeteneklerini kullanabilecek enerjiyi kendisinde bulacaktır. İç gözlem/nefis muhasebesi müslümanın en önemli özelliklerinden birisidir. Kendi kalbini temizlemeyenin hayatı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün ilâhî iradeye uygun muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, hakikati görerek kendini keşfeder. Şuurlu müslüman her olayın, bir öğrenme ve keşfetme fırsatı olduğunu düşünerek hayatını mükemmelleştirme yolunda gayret gösterir.

Gösteri ve boş zaman değerlendirme etkinliklerinin dünya ölçüsünde elektronik imajların tahakkümü altında olduğu[1] bir zamanda müslümanların günlük hayatlarını nasıl tanzim ettikleri ayrı bir önem taşımaktadır. Eğer teslimiyetçi bir yaklaşımla, duyarsız davranılacak olursa küresel etkileşim, bilhassa yeni nesiller üzerinde çok güçlü etkiler bırakacaktır. Bu noktadaki duyarlılık hayatiyet arz etmektedir.

Samimiyet ve içtenlik insan davranışlarının kıvama ermesi açısından büyük önem taşır.  Ancak insanın içten olup olmadığını anlayabilmek için onun niyetini bilmek gerekir. Çünkü içtenlik niyetin dürüstçe ifadesi olarak tanımlanır. Müminin samimiyeti hiç kimseden övgü, ilgi, destek ve takdir  beklememesiyle belirginleşir. Samimi dindar, kapsamlı bir bütünün anlamlı bir parçası olmanın bilinci ve ‘hizmet sorumluluğu’ içinde hayatını düzenler. O bu kainatın sorumlu bir vatandaşıdır; o bilinç içinde duyar, algılar, düşünür ve eyleme geçer.

Mü’minlerin dost ve yardımcısı Allah’dır.[2] Böylesi müminlerin kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşur. İnananlar huzur ve mutluluğu başka şeylerde değil Yaratan’ı zikretmekte bulurlar. “Onlar inanmışlar, kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.”[3] Bu zikir müslümanın bütün hayatında, hal ve davranışlarında Rabb’inin emir ve hükümlerine riayeti de içine almaktadır. Mesela, günlük hayatında müslüman namaza ve kurtuluşa çağıran ezana, duyarlılık gösterir, icabet ederek camiye koşar. Nitekim Rabb’imiz ehemmiyetine binâen; “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır”[4] buyurarak bilhassa Cuma Namazı’nın ve cemaatin müslümanın toplumsal hayatındaki önemine dikkat çekerek, kurtuluşu buna bağlamıştır.

‘Evet’ ve ‘hayır’ları konusunda mü’minin düşüncesi açık ve nettir. Çünkü o, günlük hayatın bütün incelikleriyle ilgili, üzerine farz olan ilimleri öğrenmiş va hayata geçirmeyi hedef edinmiştir. Onun en önemli prensiplerinden biri de; kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamaktır. Mü’minlerin sevgisinin mutlak mercii bizzat Allah teâla olmalıdır. Diğer hiçbir şeyi Allah sevgisi derecesinde üstün tutmamalıdırlar.[5]

Hayatta bir çok şey imtihan vesilesi olduğu gibi, insanın sevgisinin medarı da imtihan sebebi olabilir. Bu noktada da mümin uyanık olmalı, geçici unsurları tercih ederek, Rabb’inin rızasını göz ardı etmemelidir. Bir âyette Rabb’imiz: “Biz, insanların hangisinin daha güzel davranacağını deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine mahsus bir ziynet yaptık”[6] buyurarak gerçek sevginin medarı noktasında dikkatleri çekmektedir. Her insanın bir zaaf noktası vardır. Bu açıdan bakıldığında ilgili âyet daha geniş bir mana ifade etmektedir. Kimin ne ile imtihan edileceği belli olmaz. Kiminin meyli mala, kiminin mevkiye, kiminin kadına, kiminin şöhrete olabilir. Bunların her biri mümin için potansiyel imtihan sebebi olabilir. Gedikleri kapatılmayan kalelerin düşmesi mukadder olduğu gibi, günaha karşı zaaflarının önüne geçemeyen müslümanın hüsranı da kaçınılmazdır.

Korku ve ümit arasında olmak müslümanın tipik özelliklerindendir. Bu iki hususiyet insanın hayatına yön verir, hedeflerini, davranışlarını, duygu ve düşüncelerini sınırlar, ayarlar ve dengeye sevk eder. Korku, insandaki haddi aşma, haksızlık etme ve taşkınlık yapma gibi his ve eğilimleri frenleyen çok hususi bir histir. Korku, insan arzu ve iştihalarını helal ve haram sınırında dengeli tutmaya yardım etmektedir. Korkunun medarını ifade eden bir ayette Rabb’imiz: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizi(n örf ve hukukunu) tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır”[7] buyurarak Allah’tan korkarak sakınıp, emredilenleri yerine getirmenin de müminlerin vazgeçilemeyecek özelliklerinden olduğunu bildirmektedir. Dikkat edilirse burada insanın değeri ve üstünlüğü Allah korkusuna bağlanmıştır. Burada korku takva boyutunu kazanmış, Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından uzaklaşmak suretiyle sorumluluğun farkındalığını ifade eder hale gelmiştir. Çünkü inananlar, “Kendilerine hakim olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.”[8]

Hakiki müslümanların önemli vasıflarından olan geceleri az uyumak; kaliteli iş üretmenin de önemli bir dinamiği olmaktadır. Nitekim Rabb’imiz onların vasıflarını: “Şüphesiz ki Allah'a isyandan sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak, cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi”[9] âyetleriyle haber vermektedir.

İnananların vasıflarından diğer bir kısmı da şöyle beyan edilmektedir. “Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler, anlaşmayı bozmazlar. Onlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler, Rablerinden korkarlar; kötü hesaptan ürkerler. Onlar, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazı kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizlice ve açıkça sarf ederler; iyilik yaparak kötülüğü ortadan kaldırırlar; işte onlara bu dünyanın iyi sonucu, girecekleri Adn cennetleri vardır; babalarının, eşlerinin, çocuklarının iyi olanları da oraya girerler. Melekler her kapıdan yanlarına girip: "Sabretmenize karşılık size selam olsun; burası dünyanın ne güzel bir sonucudur!" derler.”[10] Müslümanlar dinlerinin güzelliklerini hayatlarında yaşadıkları oranda mutlu olacak ve toplumsal huzuru bulacaklardır.          



[1] Jorge Larrain, İdeoloji ve Kültürel Kimlik, çev. Neşe Nur Domaniç, İstanbul, 1995, s. 210.

[2] Bkz.  Kur’ân, Âl-i İmrân (3): 68.

[3] Kur’ân, Ra’d (13): 28.

[4] Kur’ân, Cum’a (62): 9

[5] Kur’ân, Tevbe (9): 24; Bakara (2): 165.

[6] Kur’ân, Kehf (18): 7.

[7] Kur’ân, Hucurat (49): 13.

[8] Kur’ân, Nahl (16): 50.

[9] Kur’ân, Zâriyât (51): 15, 18.

[10] Kur’ân, Ra’d (13): 20-24.

Yorumlar   

0 #3 cihan çoban 04-04-2009 21:18
Allah razı olsun, her zamanki gibi yaratılışın amacını açıklayan yazılardan biri çok teşekkür ederim.
0 #2 Rumuzsuz 14-02-2009 16:04
çok güzel bir şey çok sevdim :-)
0 #1 ibrahim 19-11-2008 13:55
çok güzel yazılar :-)beğendimmmm :-) ;-)

Yorum ekle

Her Seferinde Aşağıdaki Bilgileri Doldurmak İstemiyorsanız Sitemize Üye Olarak Direk Yorum Yapabilirsiz.


Güvenlik kodu
Yenile